MEHMET MERİÇ UÇAR
Günümüzde Divan Edebiyatından Ne Kadar Yararlanıyoruz?
Günümüzde Divan Edebiyatından Ne Kadar Yararlanıyoruz?
Sizlerinde tahmin ettiği gibi yazımızda
divan edebiyatının nasıl yorumlandığını divan edebiyatına nasıl bir gözle
bakıldığını ve yapılması gerekenlerden söz edeceğiz. Divan edebiyatı gibi
zengin bir yapısı bulunan, kültürel açıdan da çok yüksek bir edebiyat olan
divan edebiyatına yaklaşımın neden bu kadar katı ve ön yargılı olduğunu
tartışıp nasıl bir tutum içinde olmamız gerektiğini belirleyeceğiz.
Yazımıza divan edebiyatı hakkında bilgi
vererek başlıyoruz. Divan Edebiyatı, Türklerin İslam dinini
benimsemesinden sonra ortaya çıkan yazılı edebiyattır. İslâm
uygarlığının edebiyat geleneğini şekillendiren Arap ve Fars ile beraber üç
büyük ekolden birisidir. Klasik Türkçe denilen ve aynı uygarlık dünyasının
merkezi olan Kur'an dili Arapça ve edebi dil Farsçadan alınan
sözcükler ile zenginleşen bir dil ile üretilmiş bir edebiyattır. Bu edebiyata
"divan edebiyatı" denmesi İkinci Meşrutiyet (1908-1923) zamanına
dayanır. Şâirlerin, şiirlerini divan denen el yazması kitaplarda toplamış
olması nedeniyle böyle bir terim geliştirilmiştir. Fakat eksik bir tanımlama
olduğu açıktır. Çünkü divan sadece şiire has bir tabirdir, oysa edebiyatın
içinde mesnevî, hikâye, nesir gibi başka unsurlar da zirveye ulaşmıştır. Yine
bu edebiyata şairlerin sanatlarını divan denen toplantılarda icra ettikleri
için kendilerine divan şairi edebiyatlarına enderun edebiyatı hatta bu
edebiyata skolâstik edebiyat diyenler bile ortaya çıkmıştır. Divan edebiyatı
ilk örneklerini Hocan Denhani ile 13. Yüzyıl başlarında vermeye başlamıştır
diyebiliriz. 19. Yüzyıl gibide son ermeye başlamış Tanzimat Edebiyatıyla
beraberde etkisini büyük ölçüde yitirmiştir. Genel hatlarıyla Divan edebiyatı
budur şimdi genel özelliklerini açıklayacak olursak;
- Nazım
birimi genellikle beyittir ve cümle beyitte tamamlanır. Beyit, cümleye
egemendir.
- Nazım
ölçüsü “aruz”dur.
- Dili
Arapça, Farsça, Türkçe karışımı olan Osmanlıcadır.
- Şiirlerde
tam ve zengin uyak kullanılmıştır.
- Şiirlerin
konuyu içeren başlıkları olmadığı için nazım biçimlerine göre
adlandırılmışlardır.
- Klişe
bir edebiyattır. Duygu ve düşünceler değişmez sözlerle (Mazmun) anlatılır.
- Anlatılan
şey değil, anlatış biçimi ön plandadır.
- Soyut
bir edebiyattır. İnsan ve doğa gerçekte olduğundan farklı ele alınmıştır.
- Aydın
zümrenin edebiyatıdır. Medrese kültürü hâkimdir. Genellikle saraya ve çevresine
seslenir.
- Sanatlara
bolca yer verilmiş, sanat yapmak amaç durumuna gelmiştir.
- Ulusal
bir edebiyat olmayıp dinin etkisiyle şekillenmiştir. Arap ve İran
edebiyatının etkisi çok fazladır.
- Şiirde
daha çok aşk, sevgili, içki, din ve kadercilik gibi konular işlenmiştir.
- Nazım
ön planda tutulmuş, nesre pek az yer verilmiştir.
- Nesir
alanında tezkireler (edebiyat tarihi görevini gören biyografik eser), münşeatlar (mektuplar), tarihler, dini
metinler ve nasihatnamelere de rastlanmaktadır. Bunlarda da sanat yapma
amacı ön plandadır.
- 13.yüzyılda
gelişmeye başlamış 16. ve 17. yüzyıllarda en olgun dönemini yaşamış,
19.yüzyılın sonlarına kadar sürmüştür.
Divan
edebiyatını bu şekilde hatırlattıktan sonra yazımıza şuan ki divan edebiyatına
karşı olan eleştiriler ve tutumlardan bahsedeceğiz.
Her şey,
Tanzimat ile başlamıştı. Toplumun değişim sürecinde yeni edebi gelişmelerde
yaşanmıştı ve ilk hedef gösterilenler yine divan edebiyatı şairleri olmuştur.
Altı asırlık edebiyatları bir anda eski oluvermişti. Çok geçmeden günah keçisi
durumuna geldiler. Zamanla onlara verilen isimlerde bile bir art niyet başladı
isimlerde gizliden gizliye bir yabancılaştırma ve dışlama gayesi sezildi,
isimleri ağza alınınca insanlar eskisi gibi karşılamıyor değişik görüyorlardı
bu edebiyatı artık.
Divan edebiyatına
bakıldığında Arapça ve Farsça kelimelerin çok fazla olduğu ve bunların anlamayı
güçleştirdiği yine bu edebiyatın olduğu dönemi incelediğimizde insanların bu
şekilde bir dil bilgisine sahip olabilmeleri üç dile birden hâkim olabilmeleri
ve bu dilleri oldukça iyi bilmeleri gerekmekteydi ve buda o dönemde her insanın
alabileceği bir eğitim değildi. Edebiyatın dili yapısı ve görünümü bu şekilde
olabilir fakat bunu bu şekilde kabullenip eski diye zor diye düşünerek anlamaya
çalışmazsak koskoca altı yüzyıllık bir edebiyatı kökleri çok kuvvetli olan bu
edebiyatı göz ardı etmiş oluruz.
Divan
edebiyatının bu şekilde anılmasının bir nedeni de yine okullarda verilen
eğitimdir. Öğrencilerin aklına artık divan edebiyatı denince ağır dil ve yapı,
anlaşılmaz metinler boşu boşuna bu kadar ağır yazılmış bu metinler gibi
düşünceler gelmektedir. Bu konuda öğrencilere de bir miktar hak vermek gerekir
çünkü burada iş eğitimcilere düşmektedir. Doğruyu göstermek neyin ne şekilde
anlaşılacağını öğretmek onlara düşmektedir. O yüzyılda yaşanan gelişmeleri,
sosyal yapıyı, ekonomik ve siyasal yapıyı bile bir gözden geçirmenin aslında
büyük bir yararı olacağı kaçınılmazdır. Ancak, son yıllarda, çeşitli gerekçelerle eğitim
sistemindeki ölçme-değerlendirme ölçütlerinin kolaylaştırılması, kimi
öğretmenlerin eski edebiyat metinlerini, dili ve konuları sebebiyle gereksiz
görüp üzerinde yeterince durmaması, sadece programdaki zorunluluk nedeniyle
geçiştirerek vermesi, günümüz öğrencilerinin eski metinlerdeki özellikle
şiirdeki sanatlı söyleyişin, ince ve zarif duyguların, orijinal imajların ve
estetik değerin farkına varmasını âdeta engellemektedir. Buna, liselerde üç yıl
boyunca ağırlıklı ders saatiyle okutulan edebiyat dersine, üniversite giriş
sınavlarında üç beş soru kadar yer verildiği de eklenirse öğrenciyi eski
edebiyatı sevmiyor diye suçlamak haksızlık olur. İnsanlar üniversite sınavına
girerken bile edebiyat dersine çalışırken artık belli ezber bilgileri ezberleyerek
girerken nasıl divan edebiyatını sevdirmek mümkün olabilir ki. Şöyle düşünecek
olursak “divan edebiyatında aruz ölçüsü kullanılır”, “divan edebiyatı ağır ve
anlaşılmazdır” tarzı iki cümle ezberleniliyor ve insanlar sınava giriyor tek
amaçta bu edebiyata çalışırken sınavda çıkacak olan iki üç cümleyi öğrenmek oluyor.
Buda insanları temelli tembelliğe ve bu söylenenleri kayıtsız şartsız kabul
etmeye itiyor.
Günümüzde insanlar divan edebiyatı şairlerinin ağır yazdığı sadece belli
bir kesim için yazdığı saray için edebiyat yaptıkları onların sanat yaparken
ukala davrandığı şeklinde yorumlar yapılmaktadır. O insanların zengin oldukları
kendilerini saray çevresindeki insanlara sevdirmek için yalakalık yaptıkları
gibi yorumlar, düzgün mevkilere gelmek için vezirlere padişahlara yalakalık
yaptıkları şeklinde düşünceler insanların aklında yer etmiştir. Divan
edebiyatının halk kitlelerince anlaşılabilesi için büyük çaba gösteren Profesör
Doktor İskender Pala bu konu hakkında şunları söylüyor: “Şairler
vardı... Şiiri gönülde duyup fikirde hummaya dönüştürerek tam altı asır
yaşamışlardı. Onlar, yürekleri ürpertmekten ziyade, zihni sarhoş etmek için
mısralar yazarlardı. Aynı dilber için sevdaya
tutulup sonsuz acılar çekerlerken, ayni medeniyetin genel kabulleri içerisinde
bilimin, sanatın, felsefenin, edebiyatın tarihini oluştururlardı. Asırlar geçse
de hiç değişmeyen acılarının terennümüyle akılları ürperten bu silsile, ayni
kaderi yaşamak üzere halk edilmiş gönül erleri gibiydiler.
Ancak asla
özgür olamadılar ve önlerine konulan iki kara kaplı kitaptan biri, sevgililerin
cevr ü cefa nizamnameleriyle; diğeri de kudemanın şiir üzerine verdiği
fetvalar, kanunnameler ile doluydu. Yani gerek aşkın yolu yordamı, gerekse
şiirin şekil ve muhtevası kesin
sınırlar ile belirlenmişti. Daha önceki kaderdaşları olan üstatlarının
kullandığı sınırlı malzeme üzerinde yeni binalar yapmaları; aynı kulvarda
koşarak önceki rekorları egale etmeleri gerekiyordu. Ne yarışmanın şartları, ne de bina edecekleri sanat eserinin şeklini
değiştirmeye yetkileri vardı. Eli kolu bağlanmış koşucular yahut mimarlar
gibiydiler. Buna rağmen, öyle mükemmel koşular çıkardılar ve öyle güzel
abideler yaptılar ki âleme parmak ısırttılar.”
İskender Pala’nın burada üstüne bastığı
çok önemlidir ki özellikle şu iki konu biri onlar zihni sarhoş etmek için
mısralar yazdılar derken biride özgür olamadıkları konusunda elleri kolları o
kadar bağlıyken bile o kadar katı kurallar varken bile aynı sevgiliye âşık olup
aynı temaları kullanırken bile aynı mazmunlarla şiirlerini söylerlerken bile
gerekli farklılığı oluşturup her seferinde insanların içinde farklı heyecanlar
yarattılar. İskender Pala bir konuya daha dikkat çeker: “Onlar her
sınıftan olabilmekle beraber şiirin genel kaidelerine uymak için belli bir
kültür seviyesini aşmak zorundaydılar, Şiirin alt yapısını edinmek için
birtakım gönül ve zihin tecrübelerini edinmeleri gerekiyordu. Yani dahil
oldukları oyunun kurallarını baştan sona öğrenmek mecburiyetindeydiler ve bu da
bir yüksek kültür ve entelektüel bakış açısı demekti. Ne yazık ki asırlar sonra
bu meziyetlerinden dolayı suçlanacaklarını bilmiyorlardı. Bu halk çocukları,
sırf okuryazar oldular, dünyayı öğrenecek bir kültür edindiler diye torunları
tarafından “halktan kopmuş” olarak damgalanmayı hak etmişler miydi?
Ne müthiş bir
gaflet ve ne hazin bir bakış zaviyesi!” Burada da söylediği gibi şairler bir
sanat yapabilmeleri için belli bir sanat dairesine ulaşmaları gerekiyordu çünkü
bu edebiyat üç dilin karmasıyla oluşmuştur bu üç dile de üstün derece hâkim
olmanız gerekiyordu. Sonuçta bu derece bir eğitim gördüğünde şairler yazdıkları
şeylerde yine bu seviyede oluyordu. Böyle olunca da bu edebiyatın adı yüksek
zümre edebiyatı, saray edebiyatı, enderun edebiyatı oluyordu. Aslında bu
edebiyatın ismi konusunda da en güzel bağdaştırmayı Fuat Köprülü yapmıştır
yaparken hiçbir art niyet gözetmeyerek üstelikte milli duyguyu da işin içine
çekerek bu edebiyata “Klasik Türk Edebiyatı” demiştir.
Klasik eserler, bugün dünyanın her yerinde birtakım
problemlerle karşılaşmaktadır. Söz gelimi Shakspeare’in Hamlet’i bir İngiliz
klasiğidir ve bu eserin orijinal dili oldukça ağırdır ve herkesin harcı
değildir bu dili anlamak. Goethe ve Faust, Beybada’nın Kelile ve Dimne’si bu
yazarların eserlerinin hepsi için aynı durum söz konusudur fakat hiçbir millet
bizim yaptığımızı bu klasik eserlere yapmamaktadır. Peki, neden bu insanlar
bunu yapmıyorken biz neden Fuzuli’yi, Nedim’i, Baki’yi, Galip’i ki en az onlar
kadar iyi olan bu şairlerin gerçekten incelendiğinde paha biçilemez eserleri
varken bu şekilde dışlıyoruz ve onlara kalıntı muamelesi yapıyoruz? Üstelikte
yine birçok edebiyat âliminin de söylediği gibi bunları anlayabilmek için insanın
300-500 kelimelik kültür birikimini edinmesi gerekirken neden bu edebiyat
anlaşılmaz diyerek bir kenara koyulsun. İşte bu engelleri atlayabilmek bugün
Osmanlının edebiyatı ile genç nesillerin arasına konulan suni engeller; ancak
gerçekten işini iyi yapabilen derin bilgilere sahip olan araştırmacıların
marifetiyle kaldırılabilir. Eğer bu yapılmazsa yeni nesiller bu köklü
medeniyetin yüksek kültürün avantajlarını yeterince kullanamayacaktır. Böyle
zengin bir dile, kültüre, sanata sahipken biz sadece biraz emek göstermek
gerekirken neden bunlar yapılmasın?
Milli eğitim dergisinin Ekim, Kasım, Aralık
2000 yılı 148.
sayısında yayınlanan “Divan Şiiri Öğretimi Üzerine” adlı yazıdaki önerileri de
şu şekilde sıralayarak yapılması gerekenleri sunarak yazımızı
sonlandırabiliriz.
ÖNERİLER
1. Divan Edebiyatı hakkındaki
önyargılı, küçümseyici ve karalayıcı tavrı ile anlayışı değiştirmek gerekir. Bu
edebiyatı, günümüz anlayışı ve ölçütleriyle değil de kendi döneminin tarihî,
toplumsal ve kültürel koşulları içinde kendine özgü sanat anlayışıyla
kabullenmek, bin yıllık bir medeniyetin kültür varlığı olarak değerlendirmek
daha doğru bir yaklaşım olacaktır.
2. Geleneksel öğretimde olduğu
üzere, metinleri, kronolojik sıra gözeterek vermek, giderek terk edilen bir
yaklaşımdır. Her yüzyıldan, Divan Edebiyatının özellikle nazım türlerinde
-gazel, kaside, mesnevî, rubaî, terkib-i bend, terci-i bend, şarkı- önemli
eserler vermiş büyük şairler veya nesir üstatları çıkmayabilir ve öğrencinin
ilgi alanına girmeyebilir. Artık, yeni yaklaşımda öğretim programlarında
şairden değil de eserden hareket edilmektedir. Eser merkezli yaklaşım giderek
kabul görmektedir. Öğrenci düzeyine uygun, onu, duygu, düşünce ve hayal yönüyle
geliştiren, sanat değeri taşıyan eserler, onun hem zevk almasını sağlayacak hem
de, kitap okuma alışkanlığı kazanıp kültürü, eski-yeni ayrımı yapmadan bir
bütün olarak görüp tanımasına olanak sağlayacaktır.
3.Zamanın, Divan Edebiyatı
üzerindeki aşındırıcı ve yıpratıcı etkisi dikkate alınarak öğrenciyi bu
edebiyatın metinlerini anlamaya düşünsel ve ruhsal açıdan hazırlamak yararlı
olur.
4. Öğretim programlarına,
öğrencilerin ilgi, ihtiyaç, zevk ve beklentilerine cevap verebilecek, dili ve
anlatımı yalın, estetik ve didaktik değer taşıyan metinlerin seçilmesine özen
gösterilmelidir.
5. Türk Dili ve Edebiyatı
öğretmenlerinin Divan Edebiyatıyla ilgili birikimleri, öğretme yöntemleri ve bu
edebiyata yaklaşımları, öğrencilere bu edebiyatın metinlerini sevdirip
öğretmede büyük önem taşır. Öğretmen “Metinler eski, dilleri anlaşılmaz”
zihniyetiyle konuları geçiştirerek veya tek başına özetleyerek vermek yerine
okutacağı metni döneminin veya yüzyılının kültürünü, zevkini, anlayış ve
duyuşunu, dil ve anlatım özelliklerini, kısacası, bir sanat olayı olarak
tanıtmayı amaçlamalıdır. Metni, soru-cevap tekniğiyle -eğer bağdaşıyorsa-
günümüz yaşamıyla bağlantı kurarak öğrenciyle birlikte işlemesi etkin ve
yararlı bir yoldur.
6. Özellikle aruz kalıplarını
öğretmede izlenen ezber yöntemi terk edilmelidir. Öğrenci, aruz kalıbı
ezberlemekle korkutulmamalı, önemli sayılan ve çok yaygın kullanılan aruz kalıpları,
en güzel beyit ve dizelerde uygulamalı olarak verilmelidir. Bugün bazıları
şarkı formunda okunan bazı beyitler, bellekte kalıcılığı açısından öncelikle
tercih edilmelidir.
7. Sınavlarda, dili ağır, anlatımı
mecazlı ve sanatlı, fikir dokusu karışık metinlerden sorular sorarak bu
edebiyatı, öğrencinin başarısızlığına neden olabilecek bir malzeme
yapmamalıdır.
8. Divan Edebiyatının en güzel
beyitlerinden oluşan, öğrencinin anlama-kavrama kapasitesine uygun, dili yalın
örneklerden oluşan, çevirisi sağlıklı, Millî Eğitim Bakanlığı tavsiyeli bir
antoloji oluşturarak öğrencinin yararına sunulabilir.