Paylaşımlarımız devamlı olacaktır,bizi izlemeye devam edin!!Ödevler-Dersler-Hukuk-Edebiyat Profesyonel çalışmalarla karşınızdayız İletişim için:Mehmetmeric35@gmail.com

22 Haziran 2015 Pazartesi

BELAGAT NEDİR,GELİŞİMİ NE ŞEKİLDE OLMUŞTUR?

MEHMET MERİÇ UÇAR

BELAGAT
  Belagat sözlükte “sözün fasih ve açık seçik olması” anlamında masdardır. Bazı kaynaklar bunu “ulaşmak, olgunlaşmak, ergin çağına varmak” manasındaki buluğ kelimesiyle ilgili görüyorlarsa da bab ve masdar değişikliğinden dolayı bu anlam isabetli görülmemektedir. Terim olarak ise biri “meleke” diğeri “ilim” olmak üzere iki manada kullanılmıştır. Meleke olarak belagat, sözün, fasih olmakla beraber yer ve zamana da uygun olmasıdır. Diğer bir söyleyişle bir fikrin sözlü ve yazılı olarak yerinde yeterince ve zamanında ifade edilmesidir. Belagat insanda doğuştan var olan bir melekedir. Kuran-ı Kerim’de “O insanı yarattı ve ona beyanı öğretti.” Buyurmaktadır. Dolayısıyla belagat henüz ilim haline gelmeden önce meleke olarak şair, yazar ve hatiplerde hatta halkın dilinde de vardı. Bu sebeple sonraları birer belagat terimi kabul edilecek olan teşbih, mecaz, istiare, takdim, tehir, cinas, mutakabat vb. edebi sanatlar her dil ve kültürde daima kullanılmıştır. İlim olarak ise düzgün yerinde söyleme usul ve kaidelerini inceleyen belagat, meani, beyani ve bedi olmak üzere üç gruba ayrılır. Belagat Arap dili ve edebiyatıyla ilgili ilimler içinde bağımsızlığını en geç kavuşanıdır. Zira Kuran-ı Kerim’in icazını anlayabilmek için Müslüman milletlerin ve çeşitli nesillerin uzunca bir süre bu konu üzerinde çalışıp belagatin ilkelerini, metot ve terminolojisini ortaya koymalarını beklemek gerekiyordu. Ancak bu tarihi süreçten sonra belagat bağımsız bir ilim olabilmiştir. Bu ilim bağımsız hale gelinceye kadar tarih gelişimine ve ihtiva ettiği konuların ağırlığına göre de değişik isimlerle anılmıştır. Arap edebiyatında belagat önce tenkit şeklinde başlamış, İslami dönemde ise hem Kuran-ı Kerim’in icazını hem de edebi tenkit sebebiyle bu faaliyet daha hızlı bir şekilde devam etmiştir. Edebi tenkit ve Kuran-ı Kerim’e hizmet maksadıyla yapılan çeşitli çalışmalarda belagat ilgili olanları dört dönem halinde incelemek mümkündür.
BİRİNCİ DÖNEM
  Kuran-ı Kerim’in nüzulünden yaklaşık IV.(x) yüzyıl sonlarına kadar devam eden bu dönemdeki belagat çalışmaları dil ve edebiyat tefsir edebi tenkit ve kelem ilimleriyle karışık bir şekilde ele alınmış. Fakat esas hedef Kuran-ı Kerim’i layıkıyla anlamak olmuştur. Başlangıçta Kuran’ı her Arap’ın mantıklı aradığı söylenemezse de önemli bir kesim onun fesahat belagatini anlayabiliyordu; fakat yeni yetişen nesillerin, özellikle de Arap olmayan Müslüman toplumların onu anlayabilmeleri için çeşitli çalışmalar başlatılmıştır. Bu çalışmaların sonuçları ancak V.(XI.) yüzyıldan sonra ortaya konan eserlerde elde edilmeye başlanmış ve böylece belagat bağımsız bir ilim haline gelmiştir. Bu dönemde yetişen dilci ve edebiyatçıların çoğu aynı zaman tefsir âlimi idi. Dolayısıyla bu dönemde yazılan tefsirler belagate dair ilk bilgiler için vazgeçilmez birer kaynak durumundadır. İslam dünyasının sınırları genişleyip Arap olmayan Müslüman toplulukların Kuran-ı Kerim’i yanlış anlama endişesi ortaya çıkınca Arap dili gramerlerini kurallar halinde tespitine ihtiyaç duyuldu. İlk asırlarda bu kurallar tespit edilirken dil ve edebiyat bir bütün olarak ele alındığından belagat kaideleri de bu ilimler içinde incelenmekteydi. Yine bu dönemde Müslümanların yabancı kültürlerle teması sonucunda ortaya çıkan bazı problemlere kelamcıların çözüm getirmeleri, özellikle İslam’a ve Kuran-ı Kerim’e yöneltilen eleştirilere cevap aramaları belagat iliminin gelişmesi açısından faydalı olmuştur. İslamiyet’in ortaya çıkışından kısa bir süre önce şifahi olarak görülen edebi tenkit Abbasilerin ilk asrından itibaren medeni ve fikri ilerlemeyle birlikte yazılı olarak gelişmeye başladı. Edebi tenkit bakımından son derece verimli olan bu teşekkülünde yabancı tesirler zannedildiği kadar çok olmamıştır.
İKİNCİ DÖNEM
  IV. (x) yüzyıl sonlarından VII. (XIV) yüzyılın sonralarına kadar devam eden, belagatin müstakil bir ilim haline teşekkül etmeye ve terimlerini belirlemeye başladığı bu dönemde yazılan bu eserlerde belagat konuları ön planda gelmektedir. Belagat tarihinin nazariyatçılarından biri olarak Abdül Kahir el-Cürcani’nin Dela-ilü-l-icaz ve Esrarü-l belaga adlı kitapları bu dönemin en meşhur eserleridir. Bu dönemin sonlarına yazılan eserler yazılan eserler tamamen belagat ağırlıklı olup, giderek bu ilim beyan, meani ve bediiden ibaret olan klasik şeklini almıştır.
ÜÇÜNCÜ DÖNEM
  VIII. (XIV) yüzyıl ortalarından XIII. (XIX) yüzyıl sonlarına kadar devam eden bu uzun dönemde diğer birçok ilim dalında olduğu gibi belagat ilimlerinde de bir duraklama başlamış, belagat adına yapılan çalışmalar Sekkaki’nin mitta hu’l ulûm’unun üçüncü bölümünden faydalanarak hatip el Kazvini tarafından Telhisu’l Miftah adıyla düzenlenen kitap üzerine yazılan şerh ve haşiye ve ta’likat şeklinde olmuştur. Artık İslam dünyasında müstakil eserler yerine çeşitli ilimlerde mantıki bir takım tasnif ve değerlendirmelerle yetiştirilmiş belagat dair çalışmalarda da durum açık bir şekilde kendini göstermiştir. Bu dönemde kaleme alınan şerh ve haşiyelerde dikkati çeken bir başka özellikte eserin konusu ne olursa olsun müellifin kendi ihtisasıyla ilgili terim ve deyimlere büyük ölçüde değer vermesidir. Bu dönemde belagatle ilgili eserlerde beyan, meani ve bedi şeklindeki üçlü tasnif aynen devam etmiştir. Ancak bediiyat adıyla Hz. Peygamberin methini konu edinen her beyitinde en az bir bedii sanat kullanılan bir nazım şekli ortaya çıkmıştır. Başlangıcından bu döneme kadar belagat çalışmaları taşıdıkları özellikler bakımından genel olarak kelam felsefe mektebi ve edebiyat mektebi diye iki ana mektebe ayrılmaktadır. Suyuti bu iki merhaleyi acem ve felsefecilerin mektebiyle Arap bülega mektebi şeklinde ifade etmektedir.
a-) Kelam ve Felsefe Mektebi
  Bu mektepte “efradını cami ağyarını mani” mantıki tarifler, tasnifler, felsefi mantıki terimler hâkimdir. Bu mektep mensupları belagat ve fesahatiyle tanınan kişilerden bol örnekler vermek suretiyle yeni bir üslup ve anlayış geliştirme yerine mantık kaidelerine uygun bir tarif ve bu tarife uygun bir misalden oluşan anlaşılması zor yoğun bir metin ortaya koyma yoluna gitmişlerdir. Bu metinlerin anlaşılabilmesi içinde ayıca ve şerh, haşiye ve ta’likat yazma ihtiyacı duymuşlardır bilhassa Sekkaki’den sonraki belagatçiler bütün güçlerini zor metinlerin anlaşılmasına sarf ederek bu tür eserleri inceden inceye tahlil ve tenkit etmiştir. Dolayısıyla müstakil eserlerde ortaya koymadıkları belagatle ilgili şahsi görüşlerini bu şerh ve haşiye bolluğu içinde kaybolup gitmiştir.
b-)Edebiyat Mektebi
almışlar bol misal ve sahidlerden hareketle edebi zevkin ve belagat üslubunun ortaya çıkmasına gayret sarf etmişlerdir. Bu mektebe mensup eserlerin okunup anlaşılmasını kelam mektebine göre daha kolay olması sebebiyle bunlarla ilgili şerh, haşiye ve ta’likata ihtiyaç duyulmamıştır. Daha çok Arapçanın anan dili olarak kullanıldığı Arabistan yarımadası, Irak, Suriye, Mısır, Magrib de hâkim olan bu mektep esaslarına göre yazılmıştır.
DÖRDÜNCE DÖNEM
  XIII. (XIX) yüzyıl sonlarından günümüze kadar devam ede gelen İslam dünyasının Avrupa’yla temasa geçmesinden sonra bir takım yenilik hareketlerinin başladığı bir dönemdir. Dolayısıyla bu dönemde yetişen belagatçileri diğer birçok ilim dalında olduğu gibi, klasik tarz belagat çalışmalarını devam ettirenlerle ona modern bir veçhe vermek isteyenler olmak üzere iki grupta ele almak mümkündür. XX. yüzyıl belagatçilerinin özelliği, daha önceki dönemlerde yazılıp bu dönemin başlarında neşredilen metin, şerh haşiyelerden faydalanarak konuyu kendi düşüncelerine göre ifade etme yoluna başvurmalarıdır. Belagatte modern bir veçhe vermek isteyenler genellikle Batı edebiyatını okumuş, incelemiş ve bu edebiyatın etkisinde kalmış kimselerdir bunlar belagatin edebi tenkitle iç içe olması ve Batıdaki gibi estetik çalışmalardan faydalanılması gerektiğini savunmuşlardır. En önemli temsilcileri Taha Hüseyin, Abbas Mahmud el-akkad ile İbrahim el-Mazini’dir. Bunların çoğu belagatle doğrudan ilgili eserler kaleme almamakla beraber yazı ve kitaplarında belagat konularına sık sık yer vermiş kimselerdir.
FARS EDEBİYATI
  Arapçanın belagat ilmi için gerekli şartları taşımasına karşılık Hint-Avrupa dillerinden olan Farsça bu konuda yeterli alt yapıya sahip değildir. Bu bakımdan İran şairleri özellikle yeni yetindiler. İran edebiyatına geçen birçok Arapça kelimede bu taklidi kolaylaştırdı. Bu dönemde hemen hemen bütünüyle Arap edebiyatının etkisi altında bulunan şairler Arap edebi sanatlarından büyük ölçüde faydalandılar. Belagat türünde bilinen ilk farsça eser, Muhammed b. Ömer er Rahdüyani’nin uzun zaman Ferruhi-yi Sistani’ye ait gösterilen Tercümanü’l-belaga adlı eseridir.
TÜRK EDEBİYATI
  Güzel yazma yollarının bilinmesi, fikir ve duygunun “yerinde yeterince ve zamanında” ifade edilmesi tabii bir şekilde her zaman var olagelmiştir. Fakat bunun bir fen veya ilim olarak sistemleştirilmesi eski Yunan’da milattan önceki asırlarda Araplarda ise İslamiyet’ten önceki dönemlerde başlamıştır. Sözlü ve yazılı edebiyatı bugüne intikal eden, İslam öncesi Türk dünyasında bu yönde bir çalışmanın varlığından söz etmek mümkün değildir. Ancak Müslüman Türkler İslam medeniyetinin teşekkülünde oynadıkları rolü Arap dili ve edebiyatı ile belagati alanında da gerçekleştirmişlerdir. Nitekim Zemahşeri, Teftazni gibi Arap belagati sahasında eser vermiş büyük yazarlar Türk’tür. Müslüman Türkler Arapçayı bir ilim dili kabul ettiklerinden belagatıda Arapça olarak yazıya geçirmişlerdir. Bu sebeple Büyük Selçuklular ve Anadolu Selçukluları döneminde bu konuda Türkçe yazılmış bir kitaptan söz etmek mümkün olmamaktadır. Tanzimat’tan sonra batılı anlamda yeni mekteplerin açılması ve ders programlarına belagatinde alınması bu konuda yeni arayışlar doğurmuştur. Artık bu okullardaki öğrenciler belagati aslından okuyacak kadar Arapça bilmiyorlardı. Bunun için Türkçe belagat kitabı telifinde bir artış görülmüştür. Cevdet Paşa Mekteb-i Hukukta okuttuğu belagat derslerini Belagat-ı Osmaniyye adıyla cüz cüz yayımlar. Kitap büyük bir yankı uyandırır, hakkında çeşitli tenkitler yazılır ve bunlara cevaplar verilir. Cevdet Paşa’ya göre konusunun ilk örneklerinden biridir bu kitap. Arap belagati ile Batı retoriğinden faydalanarak Tanzimat’tan sonra giderek kendini hissettiren Batılı anlamdaki yeni edebiyatın, yenileşme devri Türk devri Türk edebiyatının esaslarını tespit gayesini güden ve belagat tarihimizde bir dönüm noktası teşkil eden tesiri Cumhuriyet’e hatta günümüze kadar devam eden Ta’lim-i Edebiyyat’da Mekteb-i Mülkiye’de okutulan ders notlarından meydana gelmiştir.






















KAYNAKÇALAR
1-İslam Ansiklopedisi

2-Türk Edebiyatı Ansiklopedisi

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder